29 Kasım 2016 Salı

BALIK ETLİ KADINI ANLAMA KILAVUZU!



Balık etli olmak ya da olmamak! İşte bütün mesele bu... Biz kadınların en büyük takıntılarından biridir kilo... Her daim aramızdan birini diyet yaparak, erimeye çalışırken ortamlarda görebilirsiniz. Kaçınız masanızda ‘Ben diyetteyim, yiyemem’ diyerek envai çeşit güzel yemeği geri çeviren hemcinsime rastlamadınız ki?

Ben aslında bunun psikolojik boyutuna girmek istiyorum ‘Şöyle kilo verelim, böyle verelim’ demekten daha çok... Kapitalist sistemin bize dayattığı bir şey zayıf olmak... Vitrinlerdeki kıyafetler hep zayıflara yakışır sanırsınız, ya da yılbaşında ‘Victoria’s Secret’ defilesine bakıp kadın- erkek iç çektiğimiz kadınlar hep zayıftır. Yıllarca beynimize yapılan algı yönetimi sonucunda zayıflık eşittir güzellik gibi bir fikir oluştu o eşsiz dimağlarımızda...

Kendimi bildim bileli zayıf bir kadın olmadım, hayatım boyunca balık etli denen grubun daimi üyesiydim. Ama deneyince güzel durmayan pantolonlar, yanların çıktığı blüzler falan, bana sonsuz bir diyetin kapısını açtı. Kafamda bu durum o kadar dalgalı ki, bir hafta diyete giriyorum sonra bir sonuca ulaşamayınca iki hafta gönlümü hoş ediyor, üçüncü hafta tekrar rejime başlıyorum. Bakın mesela, fotoğraflarda paylaştığım kadınlar dünyanın en seksi balık etli mankenleri arasında yer alıyor. Gayet taş değiller mi? Benim estetik algıma çılgınca uyuyorlar.



Şimdiye dek beni yememeye mecbur bırakan tek şey, eve beş öğün yemek gönderen bir sisteme ödediğim para oldu. O hırsla karşılığını da aldım, 6 kilo verdim. Ama, fakat, lakin.... Bütün bağlaçları kullanarak söylüyorum ki ‘Zayıf olmak zorunda mıyım? ‘ Bu hala aklımda soru işaretidir.

Çünkü diyet yaptığımda mutsuz oluyorum, çünkü istediğim şeyi yiyemediğim zaman hayattan aldığım zevk azalıyor. Hayattan aldığım zevk azaldığında çevreme daha agresif oluyorum. Çevreme daha agresif olduğumda huzursuz ortamlar yaratıyorum. Huzursuz ortamlar yarattığımda uzayıp giden bir negatiflik zincirinin en sağlamda duran halkalarından birini oluşturuyorum.

Tüm bu ifadeler sonucu, kendimi beğenmediğim zannedilmesin. Nasıl bir megaloman olduğumu beni yakından tanıyanlar bilir. Sadece sistemin bize dayattığı prototiplere karşıyım. Tüm yanlış işleyen sistemlere karşı olduğum gibi. Öyle işte....





17 Eylül 2016 Cumartesi

‘BRIDGET JONES’UN BEBEĞİ’ FİLMİNDEKİ MÜTHİŞ İKİ BABA ADAYI!


Erkekler için çok can sıkıcıdır, hatta amme hizmeti gibidir diyebiliriz romantik komediler.... Kadınlar içinse hayalini kurdukları masalsı dünyanın beyazperdeye yansımış halini iki saat boyunca seyretmek, başroldeki kadının yerine kendini koyup hülyalara dalmaktır. Bu yüzden o günün programı sinema olduğunda çatışmalar yaşanır.... Erkek kısmısı savaş ister, aksiyon ister, seks ister.... Kadın ise romantik bir dansa, mum kokulu bir ortamda tutkulu bir öpüşme sahnesine fittir....

Böyle bir karmaşa içinde sevgilimi ilkini 17 yaşında izlediğim Bridget Jones serilerinin üçüncüsüne yani Bridget Jones’un bebeğine götürdüm. İlkinden aklında kalan ne vardı derseniz, bir tek Colin Firth’in yakışıklılığı ve bu filmde de flash back yapılan geyikli kazağı derim....



Film Bridget’in yalnız başına doğumgünü sahnesini önce bunalım bir şekilde kutlarken, sonrasında cozutmaya karar verip ‘Jump’ adlı gençken çok sevdiğim şarkıyla yatak üstünde zıplama sahnesiyle başlıyor. İkincisinden pek tat alamadığımız filmde bu kez Bridget’i 43 yaşına gelmiş haliyle karşılıyoruz.  Hala bekar olan, yaşadığı aşklardan hayal kırıklığına uğramış  ve inancını kaybetmeyeyazmış kahramanımız, yeni filmde hayatını yaşamaya karar veriyor.

TINDER’LAR, FESTİVALLERLE TATLI HAYAT!

Haber merkezinden tinder gibi platformlarda takılan çapkın arkadaşı Miranda’nın da gazlarıyla Glastonbury müzik festivaline gidiyor ve orada one night stand yaşadığı Jack Qwant, (Patrick Dempsey) milyoner çıkıyor. Bir hafta sonra vaftiz töreninde beraber olduğu eski aşkı Mark Darcy  (Colin  Firth) ise eski cool’luğunu koruyor.


İki ayrı kişiyle bir hafta arayla beraber olan ve hamile kalan Bridget’imiz, bu defa yeni bir sorun ile karşılaşıyor: Çocuğun babası kim? Hikaye de bunun  ve Bridget’in iki adam arasında çekim yapması etrafında şekilleniyor.

İkisine bu muğlak durumu açıklayan Bridget Jones, bir anda komik maceraların içine düşüyor... İkili doğum kurslarına, hastaneye üçlü olarak gidiyor... Ve iki adam da uzunca bir süre bebeğin kim olduğu hakkında fikir sahibi olmadan, bunca yıl makus talihiyle nam salmış Bridget’ı kendisinin daha iyi ‘baba’ olacağına inandırmaya çalışıyor. Sanırım ülkemizde böyle bir durum olsa adamlar kanka yerine düşman olurdu. Bu sahnelerde devreye giren Doktor rolündeki Emma Thompson, esprileriyle kırıp geçiriyor.



40’LI YAŞLARDAKİ KADIN GEREKSİNİMLERİ!

Sonuç olarak Bridget Jones’un Bebeği  kafa dağıtmak için güzel bir seçenek olmuş. Kırklı yaşlardan sonra kadınların psikolojisi, ihtiyaçları, kadınlar arasındaki muzur diyaloglar, erkeklere bakışları, onlardan korkuları, çocuk özlemi, bir yandan tren kaçıyor diye düşünüp çılgınlık yapma istekleri hakkında güzel işlenmiş bir yapım var. Benim ayrıca bayıldığım şey ise müzikler oldu. Annie Lennox, Marvin Gaye gibi tanıdık sesler ve tam biz romantiklerin kalemi olan müzikler insanı daha bir havaya sokuyor. Ed Sheeran’ın da sürpriz bir sahneyle filme dahil olduğunu söylemeden geçmeyelim....


Diyeceğim odur ki; Sevgili erkekler.... Korkmadan bu filme gidebilirsiniz. Umduğunuzdan daha fazla eğleneceksiniz!

5 Eylül 2016 Pazartesi

FETHİYE’Yİ FETHETMENİN PÜF NOKTALARI!


Şimdiye dek en çok ilgi gören yazılarım gezi üzerine olanlar olduğundan, bu saatten sonra bloğumdaki yazılarda gezdiğim, gördüğüm yerleri/ keşfettiğim güzellikleri tanıtmaya ağırlık verme kararı aldım. Yakın dostlarımın takip ettikleri üzere bu sene yaz tatilimi Fethiye’de geçirdim. Bir tatilcinin en merak ettiği şeyler otel, gece hayatı ve tabii ki de ücretler olduğundan size rehber olacak birkaç kelamım var. Haydi başlayalım o zaman:

Her sene olduğu gibi araştırmamı önceden yaptım ve sevgilimle geçireceğimiz romantik tatilimiz için Hisarönü’nde bulunan Green Forest Otel’den rezervasyon yaptırdık. Otel 5 yıldızlı, yeşil bir ormanın içinde bulunuyor. Günde iki kez Ölüdeniz’e giden servisi var. Yalnız o taraflara gidecekseniz şunu göze almanız gerekiyor... Benim gördüğüm kadarıyla Fethiye otelleri ve yerel esnafı daha çok turistlerin gelmesini arzu ediyor. Bu sebepten siz kendi ülkenizde ikinci sınıf vatandaş muamelesi görebiliyorsunuz.... İkinci sınıf derken, yabancı turist daha fazla para getirdiğinden size o kadar şevkle hizmet edilmiyor. Mesela oteldeki animatörler bile sürekli İngilizce konuşuyordu, neyse ki yabancı dilimiz vardı da sudan çıkmış balığa dönmedik oralarda...

TÜRKİYE’DEKİ EN YAŞAYAN DENİZLERDEN BİRİ: ÖLÜDENİZ

İlk günü otelde geçirdikten sonra ikinci gün, gündüz Ölüdeniz’e gitmeye karar verdik. Ölüdeniz’de isterseniz ücretsiz havlunuzu serip güneşlenebileceğiniz bir alan mevcut, fakat 7,5 TL karşılığında Ölüdeniz Tabiat Parkı’na girerek Kumburnu’na gitmenizi tavsiye ederim.  Kumburnu, yüzmelere doyamayacağınız güzellikte bir doğa harikası. Baktığınızda dibini gördüğünüz tertemiz bir deniz, elleriniz buruşmadan çıkmayı başarırsanız benden size bir aferin... O zaman vaktin nasıl geçtiğini anlayabilecek kadar iradeli bir insansınızdır.  Ölüdeniz Plajı’nda şezlonglar 15, şemsiye ise 10 TL. Dipnot olarak düşeyim. Bu arada yamaç paraşütü oraların en popüler sporlarından, ayaklarınızın altında muhteşem Ölüdeniz manzarasıyla ölümsüz fotoğraflar çekebilirsiniz. Ben cesaret edemedim J O kadar yorgunluktan sonra akşamında Hisarönü’nde bulunan Barlar Sokağı’na gittik. Barlar Sokağı’nın boşluğu ne yazık ki bende hayal kırıklığı yarattı.  Yapılan terör eylemlerinin, saldırılarının turizmdeki artçı depremleri... Sabahlara kadar dükkanlarını açık tutmak zorunda kalan esnafın sinek avlaması çok üzücü bir görüntüydü... Barlar Sokağı’nda kısmen dolu gördüğümüz Aloha Coctail Bar adlı mekana girdik, kokteyller ortalama 25 TL. Zaten sanırım fiyatlar fikslenmiş, her yerde aşağı yukarı aynıydı.



Hisarönü’nde gece hayatını yaşamak isteyenler için Revolution’ı öneriyorum. Çünkü o sokakta görüp görebileceğimiz en dolu bar orasıydı.  Bu arada bulunduğumuz taraflarda tatil yapmak isteyenler ve ulaşımı kendi araçları olmadan yapanlar için küçük bir bilgi: Hisarönü’ne Dalaman Havalimanı’ndan Fethiye’ye kalkan MUTAŞ (Bizdeki Havaş’ın Muğla versiyonu), sonrasında da Fethiye’den Ölüdeniz dolmuşuna binerek ulaşıyorsunuz.

HER CENNET GİBİ KABAK KOYU’NA ULAŞMASI DA ZOR!

Bu aradaaaaa anlık bir karar verip atladığımız Kabak Koyu minibüsleri ve gördüğümüz manzaraya değinmeden geçersem oraların hatırı kalır. Ölüdeniz’den Kabak Koyu’nda kişi başı 7,5 TL’ye dolmuşlar kalkıyor. Dimdik Toroslar’ı geçerek yaklaşık yarım saat yol katettikten sonra sizi uygun bir yerde indiriyorlar. Çünkü ondan sonrası için araç girişi yasak. İster yürüyorsunuz, ister sadece izin verilen araçlara cüzi bir miktar para ödüyorsunuz ve sizi Kabak Koyu’na ulaştırıyorlar. Koyda telefon çekmiyor. Her şeyden kaçmak istiyorsanız birebir. Deniz enfes ama kıyıda çıkarken kocaman kocaman taşlardan yamularak akrobasi yapmak durumunda kalıyorsunuz ki benim minnağım bu şekilde ayağını incitti. Gitmişken oraların meşhur içeceği kar şerbetini de unutmayın.



BIRAKIN İZTUZU’NDA İNCECİK KUMLAR SİZE MASAJ YAPSIN!

Ve tatilimizin ikinci kısmı için Dalyan’da Grenadine Lodge Oteli’nden yer ayırttık. Bir yoga oteli olarak tasarlanan bu yapı, hepsine ayrı isim verilmiş küçük villalardan oluşuyor. Biz ismi Limon olanında kaldık. Çok güzel, sessiz ve organik bir tatil vadediyor size. Tek handikapı ulaşımın belli bir saatten sonra toplu taşıma ile olmaması. Ama otelin hem sahibi hem de müdiresi Aygül Hanım o kadar çözüm odaklı bir insan ki, her konuda sizi rahatlatmayı başarıyor ve ayrılmadan önce yataklarınızın üzerinde minik nar reçeli kavanozları buluyorsunuz. Böyle küçük jestler insanı çok mutlu ediyor.

Dalyan’a en yakın plaj İztuzu. Çok iddialı konuşuyorum, görmeden ölmeyin. Ayağınızın altını gıdıklayan minnacık kumlar, tertemiz boylu boyunca uzanan bir deniz. Tadı damakta bırakacak cinsten. Bilen bilir, İztuzu Caretta Caretta kaplumbağalarının üreme bölgelerinden. Plajın hemen  girişinde Caretta Caretta Rehabilitasyon merkezi var. Pervane çarpması, oltaya yakalanma gibi kazalar sonucu hastalanmış kaplumbağalar burada tedavi ediliyor. Arzu ederseniz çanta, tişört, magnet gibi şeyler alarak merkeze destek verebiliyorsunuz.




GÖRKEMLİ KRAL MEZARLARI....

Dalyan akşamlarında ise mutlaka kayalar oyularak yapılmış Kaunos Kral Mezarları’nı gezi programınıza katın. Görkemli görüntüsüyle gecenize ayrı bir hava katacağına emin olabilirsiniz.

KOYLAR HAKİKATEN BAKİR!

Ve son günümüzde Göcek’te tekne turuna katılıyoruz. Kişi başı 60 TL. Öğle yemeğinde de balık servis ediliyor. Biz Aviva-2 teknesiyle gittik ve çok memnun kaldık. Büyükova Koyu, Bedri Rahmi Koyu, Kleopatra Koyu, Martı Koyu, Akvaryum Koyu gibi bir çok koyu gezerek denize girdiğinizde siz aynı insan olmuyorsunuz. Hayatın size verdiği güzellikler için şükreden ayrı bir insan oluyorsunuz.


Tabii ki tüm bu programlamamızda bize rehberlik eden çok sevgili aile dostumuz Ortaca’da yaşayan Kıvanç Tamer’e de ayrı teşekkür etmemiz gerekir. Dalyan’daki son akşamımıza bize Yakamoz Restorant’ın enfes mezelerini, Sun Ray Bar’ın Oldies But Goldies müziklerini ve Jazz Bar’ın muhteşem tınılarını keşfettirdi.


Sonrası her dönüş gibi hüzünlü zaten. Bu tatilde bana eşlik ederek, her günümü daha da güzel hale getiren Kaan Küçük.... İyi ki yol arkadaşımsın J diyerek izninizle son noktayı koyuyorum.







22 Haziran 2016 Çarşamba

BİR HATUNUN GÖZÜNDEN EURO 2016

Futbolla ilişkim kendime kardeşimin futbolcuların sticker’larını yapıştırdığı devasa Pepsi defterinden yakışıklı seçmemle başlamıştı. Ljungberg ve Trezequet henüz twitter’da fav çıkmadan benim gözlerimde kalpler oluştururdu.




Sonrasında ben de taşıyamayacağım yükler edindim ve bunu burada itiraf ederekten rahatlıyorum:  UEFA döneminde Galatasaraylılaştırılan çocuklardan oldum. Dedem zaten Galatasaray Lisesi mezunu olduğundan bizde öyle bir gelenek vardı ama annemin asi Çarşı ruhu çocukluğumu ele geçirmişti, sonra döndüm.

Üniversite döneminde İstanbul’a geldim, bu kez maç ve holigan ruhuna daha yakın ortamlarda bulunma imkanı yakaladım. Galatasaray- Olympiakos maçında, bize ‘Fenerbahçe’ diye tezahürat yapan Yunanlılar’a, yanlışlıkla bilet aldığım Şeref Tribünü yakınlarından ayağa kalkıp ‘Panathinaikos’ diye bağırmışlığım- Mecidiyeköy’de Fenerbahçeliler Derneği’nin önünden geçerken oradakilerle tartışmışlığım, hatta bir masaya bira altlığını yavaşça göndermişliğim bile var.

Gel zaman git zaman... Benim bu merakım geçti. Takımların kadrosunu bile bilmez oldum. Teknik direktörlerin ise sadece gelişlerinden, gidişlerinden kalplerinin kırılıp gönderilişlerinden haberim oldu.

Sonrasında artık bu aleme ufak ufak ısınmam mı gerekiyordu bilemedim, futbol hastası bir sevgili yaptım. Ben de bunu avantaja çevirmek için başladım Kaan ile Euro 2016 maçlarını izlemeye. Tabii sadece Türkiye olanlarını J

İlk maçta Hırvatistan ile olan mücadelemizi izledik. Hadi 1-0 sineye çekilebilir bir skordu, sonra İspanya’ya odaklandık 3-0 ile bizi kevgire çevirmelerini seyreyledik ve dün nihayet bu gözler bir galibiyet gördü.... Ama yine bir kadın olarak olaya magazinel bakış açısıyla yaklaşmaktan kendimi kurtaramadım. İşte aklımda kalanlar:

* Volkan Babacan’ın pembiş forması. Bütün maçlar boyunca gözümü aldı ve o renk bir elbise alsam diye kendi kendime yükseldim.



* İspanya maçını her izlerken olduğu gibi Pique’yi duyunca aklıma yorgan, çarşaf ve nevresim takımları geldi.

* Tüm takıma prim verilip, Burak Yılmaz’a verilmemesi sonrasında buna isyan eden Arda Turan’ın, Fatih Terim’den fırça yemesi ve küsmeleri... Bütün fotoğraflarda ayrı köşelerde takılmaları. Bu fotoğrafları yakından takip ettim.



* Yine Arda’nın Türkler tarafından yuhalanması, İspanya tarafından desteklenmesi. Böyle kızıştırıcı olaylar beni NTV’de yorum izlemeye kadar itti. Heee bir de Sinem Kobal’ın fotoğraflarının altına yapılan ‘Neden Euro 2016’dan önce evlendin, çocuğun moralini bozdun?’ yorumları var....

* Hiç çakozlamamama rağmen Emre Mor’un iyi bir gelecek vadettiğini anlayabildim.


* Dün akşam Burak’ın hareket çekmesine sinirlendim. Ama hamile eşine şiddet gösteren bir adamdan fazlasını beklemezdim.

* Çok güzel bir yorum okudum twitter’da biri yazmış ‘ Fatih Terim Cumhurbaşkanı, RTE teknik direktör olsa da yine aynı şekilde bir Türkiye’ye uyanırdık’ diye... Tespitin kralı helal diyorum....

* Ve soon olarak ‘En iyi üçüncüler’ arasında yer alıyormuşuz.


Bizim gibi hak ve özgürlükler konusunda üçüncü dünya ülkesi ayarında olan bir toplum için.... Bu sonuç nedense beni hiç şaşırtmadı.