Helfgott gibi hayata kosmak!




David Helfgott ile tanışmam 2009 yılına rastlar. Bir gün gazetede pineklerken yazıişleri müdüründen bir mail geldi. ‘Şizofren dahi İstanbul’a geliyor, gazeteye haberini girelim’ diye. İster cahil, ister cühela diyebilirsiniz o zamana dek bu muhteşem piyanist hakkında herhangi bir bilgiye sahip değildim. Müdürümüz gelip ‘Hemen bir röportaj ayarlayalım’ dedi. Bana da o gece Helfgott’un ilham kaynağı olduğu ‘Shine’ filmini izlemek düştü.

Geoffrey Rush zaten çok sevdiğim bir oyuncudur. Her Marquise de Sade hayranı gibi ‘Quils’ filminde panik atak derecesinde heyecanlandığım , kalbimin ağzımda attığı dakikalar oldu. Bu filmi de görev bilinciyle DVD’ye yerleştirdim. Rush’a ‘En İyi Erkek Oyuncu Oscarı’nı kazandıran bu başyapıt resmen gecemi değiştirdi. Kah ağladım, kah güldüm. Helfgott’un baskıcı babasının çocuğuna uyguladığı şiddet, küçücük bir çocuğun Sergei Rachmaninoff’un 3. Konçertosu’nu çalmayı hayatının en önemli meselesi haline getirmesi ve bu tutku yüzünden travma geçirip 12 yıl akıl hastanesinde kalması…

Bir tutku uğruna tüm hayatını yakmanın ne demek olduğunu düşündüm uzun uzun. Ne kadar yapay bir dünyada yaşadığımızı, etrafımızın ne sahte insanlarla örülü olduğunu ve ne kadar az şey için heyecanlandığımızı. Oturup kendi hayatımın muhakemesini yaptım aradan 2 sene geçtikten sonra. Bir şeylere tutku duymayı şımarıklık olarak algılayan insanlar var. Arkadaşlar tutku böyle bir şeydir. Bunu ancak tüm vücudu , tüm ruhu tutkunun esareti altında olan birileri anlayabilir. Tutkuda mantık aranmaz, insanı deliliğin sınırlarında gezdirir. Mesela bir adamı seviyorsun ‘Niye bana eskisi kadar sık sarılmıyor? Niye bütün vaktini benimle geçirmiyor? Niye benimle nefes almıyor? Bugün kız arkadaşlarıyla buluşacaktı, niye traş olmuş? Niye kendine bu kadar özen gösteriyor? İşe giderken niye beni sevdiğini söylemedi? Niye benden çocuk istemiyor? ‘ sürekli bunları sorgularsın. Sabah boğularak uyanırsın ‘Artık benden sıkıldı mı acaba’ diye. Seni tamamen ele geçiren tuhaf bir güçtür tutku. Bazısı buna ket vurabilir, bazısı vuramaz. Ben vuramadığım için ‘arıza’ tabir ediliyorum. Ama sevmesini çok iyi bildiğim için kendimle gurur duyuyorum.

Neyse… Helfgott ve ben bundan 2 yıl önce Çırağan Sarayı’nda bir röportaj yaptık. Herkese sarılmaya ihtiyaç duyuyordu. Sevgiyle kucaklamaya. Aslında hepimizin yapması gereken de sevdiğimizi onun kadar açık, saydam, net, sıcak, samimi ifade edebilmek değil miydi? Hepimiz böyle ‘şizofrenler’ olsak hayat daha güzel olmaz mıydı?

Geçtiğimiz Pazar, yine İstanbul’a geldi ve ben Lütfi Kırdar’da kendisini tekrar izleme şerefine nail oldum. İzleyenler bilirler, Helfgott sahneye koşarak çıkar seyirciye iki elinin de baş parmaklarını havaya kaldırarak ‘her şey mükemmel’ tadında işaretler yapar. Böyle insanları çok seviyorum. Onun sanatını, 25 yıldır aynı kadına aşık olmasını, babasından gördüğü tüm şiddete rağmen tutkusuna tutunmasını ve aynı sahneye olduğu gibi hayata koşuşunu… Seviyorum.

P.S: Eminim okuyanlar arasında hayranları olacaktır. İçinde gerçekten Helfgott'la ilgili keyifli bilgiler bulunan röportajım için: http://tinyurl.com/6effsxw

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

NEJAT İŞLER’İN KASASI AÇILDI!

BALIK ETLİ KADINI ANLAMA KILAVUZU!

GÖRKEMLİ DUBAİ'DEN KÜÇÜK SIRLAR!