Kayıtlar

Temmuz, 2013 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Bir Yorkshire'la yaşamak...

Resim
Mutsuz, umutsuz, ama her insan gibi çalışmak zorunda olduğum bir gün Süreyya Yalçın ile bir röportajım vardı. Hazırlanıp evine gittim. Kapı açıldığı anda üzerime 3 tane Yorkshire Terrier koşmaya başladı. O kadar tatlı bir andı ki... Ben de eğilip onları sevmekle bayağı bir dakika kaybetmişim ki Süreyya Yalçın 'Ne kadar seviyorsunuz köpekleri' diye seslendi, ben de ona o zamanlar yaklaşık 10 yıl önce kaybettiğim Kaniş'im Puffy'i anlattım. 'İsterseniz bendekilerden birini size hediye edebilirim, normalde asla kimseye vermem. Ama ne kadar sevebileceğinizi görüyorum' dedi. Baştan ev arkadaşlarımı razı edemem diye düşündüm ama 'Odasından çıkmayacak' falan diyerek ettik bir kere...

Hayatımın en doğru kararını vermişim. Yalçın, bana birkaç gün içinde şoförüyle küçücük bir çantada şu gördüğünüz yaramazı gönderdi. 4 yıl önce falandı. Ben o dönemler acayip hızlı bir gece hayatı olan, kendi evimi otel olarak kullanan, sorumsuz, serseri bir kadındım. Ne zaman ki …

Açıkhava'da eski bir dost: Teoman

Resim
Benim gibi 1984 doğumlu olanların ergenlik dönemine damga vurmuş adamlardan biridir Teoman... Papatya'sı, Ne Ekmek, Ne de Su şarkısı ilk çıktığında bize kendimizi bayağı bir rockçı hissettirirdi. Sonrasında 'Sus Konuşma', 'Yağmur' gibi hitleri geldi. Hep bir devamı oldu bu güzelliklerin...

Teoman'ı ilk kez Erdek'te bir konserinde izlemiştim. Meydanda bir halk konseriydi. O zamanlar vokalisti sonrasında kendi başına albüm çıkaran Pamela Spence'di. Ve Teoman çok müthiş bir sahne performansı sergilemişti. Sahnede Pamela ile cilveleşmeleri, şarkı söylerken birbirlerine yaptıkları hareketler o dönem kafamda 'ikisi takılıyorlar' hissi uyandırmıştı. Bu konserin üzerinden en aşağı 15 sene geçmiştir...

2007 yılında kendisiyle çok bomba bir röportajım oldu. Teoman'ın en delifişek zamanlarıydı... O'na çapkınlıklarıyla ve bunları sürekli sarhoşken yapmasıyla ilgili "Alkollüyken karşısındaki kişi daha güzel görünür insana. Siz de bu yanılgıya d…

Beni insanlıktan çıkartan yemek...

Resim
Çok fena dadandım. Bildiğiniz gibi değil. Nongshim adında küçücük kırmızı, pembe kutular... İçinde biftekli ve kurutulmuş sebzeli, tavuklu ve mantarlı noodle'lar var. Erişte çorbası diye geçiyor. Kettle'da suyu kaynattıktan sonra, üzerine döküyorsun, kutunun üstünü bir tabakla kapatıp birkaç dakika bekliyorsun. Ve şu enfes görüntü oluşuyor. Suyu da çorba olarak içilebiliyor.



Benim gibi yemek yapmayı sevmeyen ve bekar hayatı yaşayanlar için Koreliler'in yaptığı büyük icat. Kutusu 4 TL. Şimdi bunu bir Çin Lokantası'ndan söylemeye kalksan en aşağı 15 TL ödersin. Bu hem ucuz hem de bağımlılık yaratıyor. Ve süpermarket zincirlerinin neredeyse hepsinde satılıyor.

Tavsiyeme kulak verip deneyen olursa, afiyet olsun.

Sean Penn'i geçtim, bir Mehmet Ali Alabora olamadın!

Resim
Radyo D'de program yaptığı yıllardan beri Okan Bayülgen, benim şahsi hayatımda var. Son bir kaç yıldır hiç izlemememe rağmen, kendisi 'çizmeye çalıştığı imaj' vesilesiyle gözümde kimi zaman alternatif, kimi zaman entellektüel, kimi zaman aktivist bir insandı. Ama hep bir samimiyetsizlik seziyordum. Pucca tarzı yazarlarla dalga geçip programa çıkarmalarından, üç kuruşluk mankenlerle ironi yapacağım hesabına reyting alma çabalarından falan fena halde irrite olmuştum.. Ve özgür irademi kullanarak her ne kadar mesleğim 'magazin'le ilgili olsa da uzun yıllardır yaptığı işleri takip etmiyordum.

Mayıs ayı sonunda Gezi olayları başladı. Bayülgen'e bakıyorsun kah eylemleri videolar'a çekiyor, kah ağzı yüzü kıpkırmızı eylemlerden dönüyor... Kendi kendime düşündüm. Dedim ki : Bu adam belki de gerçekten bir aktivist. Ve haklı olduğu konuları özgürce savunabiliyor. Belki de ben bir popüler kültür figürü olduğundan dolayı ona önyargılı yaklaşıyorum. Bu önyargımı kırmalı…

Okuyunca hamile kalmak istedim!

Resim
Bu sabah bayağı zor kalktım. Her gün olduğu gibi rutin bir şekilde hazırlanıp, Çağlayan'daki işime gitmek üzere otobüse bindim. Kulağımda 'Kantin' radyosundan uyanmamı sağlayan hareketli parçalarla yolculuğuma devam ediyordum ki karşıma bir kadın oturdu. Sonradan Türkmenistanlı olduğunu öğrendiğim, incecik, naif, çok tatlı bir kadın. Normalde kendimi dışarıya kapatmayı severim. Ama kucağında o kadar tatlı bir bebek vardı ki annesinden rica ettim 'fotoğrafını çekebilir miyim' diye ve çocuğun o şişman kollarını, bacaklarını, çekik gözlerini görünce bir mutluluktur aldı beni.



Sonra gazeteye geldim. Ve şöyle bir yazı okudum: "TRT 1 ekranlarında yayınlanan 'Ramazan Sevinci' programına konuk olan Türk tasavvuf düşünürü ve avukat Ömer Tuğrul İnançer "Hamileliği davul çalarak ilan etmek bizim terbiyemize aykırıdır. Böyle karınla sokakta gezilmez. Her şeyden önce estetik değildir. 7-8 aydan sonra anne adayı biraz hava almak için beyinin otomobiline biner…

İyi ki doğdun annecim!

Resim
Bugün annemin doğumgünü… Günlerdir geriye doğru sayıyorum 21 Temmuz için. 52 sene önce bugün, beni doğuran, büyüten o şahane kadın minicik bir bebek olarak gelmiş dünyaya. Bunu düşündüğüm zaman garip bir şekilde ona ‘anne şevkati’ besliyorum. Ne ilginç değil mi? Şevkat bile bir tamlama olacaksa eğer kendine anne sözcüğüyle birleşmeyi uygun görüyor en çok.
2 gün sonra ben de 29 oluyorum. Bu vesileyle biraz annemden bahsetmek isterim. Şu gördüğünüz, okuduğunuz olgunlaşmış halim hiç kolay olmadı. Doğduğumdan itibaren insanları canından bezdirecek bir bela olarak geldim dünyaya. Ben 3 yaşındayken annem kardeşimi doğurdu. İlk çocukluk dönemimde böylece annemle ilişkimiz ‘kıskançlık ve gönül koyma’ üzerine oldu. O kadar yaramaz ve haşarı bir çocuktum ki annem bana hep ‘inşallah çocuğun da senin gibi olur’ derdi en masumane şekilde. Şimdi bunu düşününce ‘istemsizce aklımdan Jesus Christ’ diye geçiyor. Yani benim lugatımda ‘Olamaz , .... yan basarım gibi’
Hadi çocuklukta yaramazdın, büyüyünc…

Böyle bir sevmek görülmemiştir...

Resim
Yazıma Atilla İlhan'ın 'Böyle bir sevmek görülmemiştir' dizeleriyle başlatacak bir fotoğraf gördüm dün Doğan Haber Ajansı'nda. Benim gibi Kuzey Güney fanatiklerinin ağzını bir karış açıkta bırakacak derecede değerli bir kareydi. Bir süredir Nilüfer Gürbüz'le birlikte olan Güney'imiz Buğra Gülsoy, kız arkadaşıyla havuza gitmiş. Ve sevgilisi havuzda yüzen Gülsoy'u ayağıyla seviyor. Merak edenler için, buyrun:



İlk bakışta şaşırdım tabii. Çünkü Buğra Gülsoy, gerek diziden izlediğim, gerekse bir magazinci olarak normal hayatıyla da takip ettiğim kadarıyla dominant bir karakter. Gülsoy'u şu duruma getirmek için gerçekten çok tutkulu bir aşkın içine çekmiş olmak lazım...

Kesin bu fotoğrafı eleştirenler, ve (hatta kendi arkadaşlarım arasında da çok net gördüğüm gibi)'Bu ne laçkalaşma' diyenler olacak.

Ama ben olaya böyle bakmıyorum arkadaş! Adam dibine kadar aşık. Bir insana dibine kadar aşıksanız bambaşka bir boyuta geçiyorsunuz. Başkasına patates gi…