30 Temmuz 2013 Salı

Bir Yorkshire'la yaşamak...




Mutsuz, umutsuz, ama her insan gibi çalışmak zorunda olduğum bir gün Süreyya Yalçın ile bir röportajım vardı. Hazırlanıp evine gittim. Kapı açıldığı anda üzerime 3 tane Yorkshire Terrier koşmaya başladı. O kadar tatlı bir andı ki... Ben de eğilip onları sevmekle bayağı bir dakika kaybetmişim ki Süreyya Yalçın 'Ne kadar seviyorsunuz köpekleri' diye seslendi, ben de ona o zamanlar yaklaşık 10 yıl önce kaybettiğim Kaniş'im Puffy'i anlattım. 'İsterseniz bendekilerden birini size hediye edebilirim, normalde asla kimseye vermem. Ama ne kadar sevebileceğinizi görüyorum' dedi. Baştan ev arkadaşlarımı razı edemem diye düşündüm ama 'Odasından çıkmayacak' falan diyerek ettik bir kere...

Hayatımın en doğru kararını vermişim. Yalçın, bana birkaç gün içinde şoförüyle küçücük bir çantada şu gördüğünüz yaramazı gönderdi. 4 yıl önce falandı. Ben o dönemler acayip hızlı bir gece hayatı olan, kendi evimi otel olarak kullanan, sorumsuz, serseri bir kadındım. Ne zaman ki bu küçük dostum benim ev arkadaşım oldu, herşey değişti.

Bir köpekle yaşamanın insanda yarattığı psikolojiyi kendimden örnekleyerek size şöyle anlatayım: Bir kere tamamen bir ev kuşu oldum. İşteyken onu düşünüp özlüyorum, işten eve giderken beni nasıl zıplayarak karşılayacağını hayal ediyorum. Arkadaşlarımla buluşmalarım haftada birkaç defaya çıksa, onu evde yalnız bıraktığım için vicdan azabı çekiyorum.

Evcil hayvan sahibi olmak isteyenlere tavsiyem: Çok büyük bir sorumluluk. Gezdirmesini, yedirmesini, içirmesini geçtim. Duygusal yükümlülüğü çok fazla. Köpekler resmen çocuk gibi. Mesela, grup halinde otururken başkasının kucağına veriyorum. Kafası hep bende. Aynı bebek refleksleri... Eve sabaha karşı geldiğimde koltukların üzerinde beni sürprizler bekliyor oluyor. Buna çözüm olarak tüm koltukları balonlu ambalajlarla kapladım. Dışarı bir yere oturmaya gittiğimde mutlaka onu da yanıma almalıyım. Çünkü almadığımda 'Diamond burada ne güzel hava alırdı' düşüncesi aklımdan hiç gitmiyor. Deniz otobüsünde çantasının içinde saklamaya çalışırken ve o her havladığında yer değiştirirken aklım çıkıyor. Ama ne yapayım, onu o soğuk bekleme odasına bırakamıyorum. Bunlar zor tarafları...

Zorlukları katlanılabilir kılan o kadar çok şey var ki... Sonuçta bir canlı... Sabah uyandığında yanında görüyorsun, sana sevgi gösteriyor, akşam seni görünce heyecanlanıyor. Bazen bir şeylere üzülüp ağlıyorum, gelip gözyaşlarımı yalıyor. Üzgün olduğumu da, sevinçli olduğumu da anlıyor. Mutsuzken beraber uyuyoruz, mutluyken oyunlar oynuyoruz. Bazen sırf evin içinde beni koştursun diye koştuğum oluyor... Ona şarkılar besteliyorum, onunla konuşuyorum. Hatta konuşurken ses tonumu öyle bir inceltiyormuşum ki geçen gün Rafet El Roman'dan 'Kalbine Sürgün'ün Azeri şivesiyle söylenen bölümünü bağırarak söylüyordum evde, onunla oynadığımı zannedip sırtüstü yattı benimki... Kendine böyle bir dost edinmek içindeki bütün o sevgi boşluklarını dolduruyor. O yüzden herkese hayatının herhangi bir döneminde gerçek bir arkadaşlığı tatmasını şiddetle öneriyorum.

Veteriner tavsiyesi

Vetform Veteriner Kliniği'nin sahibi Gözde Çetin kuzenim olduğu için şanslıyım bu arada. Aşıları, pire damlaları her geldiğinde bana hatırlatıyor. Bu yüzden kendisinden belki bu cins köpek beslemek isteyenler olur diye bazı tavsiyeler aldım. Şimdi sözü ona bırakıyorum: "Yorkshire'larda çok diş taşı olduğu için yumuşak gıda vermemek ve kuru mamayla beslemek gerekiyor. Tüyleri uzun olduğundan dolayı keçeleşme sorunu olabiliyor. Her gün taramak lazım. Gözlerini pamukla ve solüsyonla silmek rahat etmesi açısından iyi olur. Ayda bir pire damlası ihmal edilmemeli. Çok duygusal bir ırk olduğu için de sürekli ilgi bekler. Ama en iyi arkadaş olabilecek türlerdendir"

Sizin de bir şeyin kıymetini bilmeye ve koşulsuz sevgiye ihtiyacınız varsa, mutlaka böyle bir dost edinin derim kendinize...

İyi ki varsın Diamond...







29 Temmuz 2013 Pazartesi

Açıkhava'da eski bir dost: Teoman






Benim gibi 1984 doğumlu olanların ergenlik dönemine damga vurmuş adamlardan biridir Teoman... Papatya'sı, Ne Ekmek, Ne de Su şarkısı ilk çıktığında bize kendimizi bayağı bir rockçı hissettirirdi. Sonrasında 'Sus Konuşma', 'Yağmur' gibi hitleri geldi. Hep bir devamı oldu bu güzelliklerin...

Teoman'ı ilk kez Erdek'te bir konserinde izlemiştim. Meydanda bir halk konseriydi. O zamanlar vokalisti sonrasında kendi başına albüm çıkaran Pamela Spence'di. Ve Teoman çok müthiş bir sahne performansı sergilemişti. Sahnede Pamela ile cilveleşmeleri, şarkı söylerken birbirlerine yaptıkları hareketler o dönem kafamda 'ikisi takılıyorlar' hissi uyandırmıştı. Bu konserin üzerinden en aşağı 15 sene geçmiştir...

2007 yılında kendisiyle çok bomba bir röportajım oldu. Teoman'ın en delifişek zamanlarıydı... O'na çapkınlıklarıyla ve bunları sürekli sarhoşken yapmasıyla ilgili "Alkollüyken karşısındaki kişi daha güzel görünür insana. Siz de bu yanılgıya düşüyor olabilir misiniz?" diye sormuştun o da tüm samimiyetiyle "Arkadaşlar uyarırlar, eğer kız çok çirkinse...." demişti.

(Röportajın tamamını okumak isteyenler için linki: http://haber.gazetevatan.com/0/111411/8/magazin)

Yeri geldiğinde ayyaş, yeri geldiğinde serseri ama kendisinin de ifade ettiği gibi poligamiyi çok seven Teoman, 2011 yılında müziği bıraktı. 2012'de de evlenerek hepimizi şaşırttı. Teoman artık sarhoş görüntüleriyle değil de, hafif çıkmış göbeği, kır saçlarıyla gazetelere haber oluyordu.

Bu yıl, sürpriz bir kararla müziğe döndü. Ve Vodafone sponsorluğunda bir kaç tane konser verdikten sonra dün akşam er meydanı kabul edilen 'Harbiye Açıkhava'da idi.

İlk gördüğümde hakikaten eski bir dostu görmüş gibi oldum. Çünkü benim dönemimde çok fazla anı yüklediğimizden onun parçalarına, aramızda manevi bir bağ oluşmuş.

Bir kere şunu söyleyeyim... Kirli Kedi ve Atlantis Yapım muhteşem bir organizasyona imza atmış. Açıkhava'da neredeyse adım atacak yer yoktu. Teoman çıkınca bir çığlıktır patladı... Hepimiz onu çok özlemişiz.

Rüzgar Gülü'yle başladığı konserin, Renkli Rüyalar Oteli, Paramparça gibi klasikleriyle devam etti. Konsere tam saatinde çıkmasına şaşırdım. Çünkü daha önce izlediklerimde bayağı gecikmişti. 21:30'da sahneye çıktı, 22:00'de "Biraz sonra çalacağımız şarkıdan sonra ara vereceğiz' diyerek daha ilk yarım saatte konsere ara verdi. Ara verişi bile Teoman'a özgüydü ama şarkının ortasında sahneyi müzisyenlere bırakarak birden kulise gitti ve herkesi sudan çıkmış balığa döndürdü.

23:00 sıralarında 'Sonuna yaklaşıyoruz, ayağa kalkın da bir neymiş görelim' diyerek herkesi ayağa kaldırdı ve 10 dakika sonra şarkıyı bitirip veda etti. Sevdim Seni Bir Kere, Papatya ile bis yapsa da konser 23:30 olmadan sona ermişti.

Harbiye Açıkhava'da bu sene birkaç konsere geldim. Sezen Aksu 01:15'te, Gökhan Tepe keza 01:00'da, hep böyle seyirciyi doyurup da gönderdiler.

Teoman'ın sahne performansı tamam harikaydı, ama seyirciyle tek kelime bile diyalog kurmadı. Bence onu özleyenlere iki kelime edebilirdi. Sahneyi erken terketmesi de ayrı bir üzdü bizi. Çok güçlü bir sesle, muhteşem kelimelerle bezenmiş şarkı sözlerini hepimiz severek dinledik, ama sanki hemen gitmek ister gibiydi.

Bu da akıllara, bir dönem gazetelerde çıkan 'Maddi sıkıntılar yüzünden mi müziğe döndü' sorularını getirmedi değil. Ya da Teoman'ın üzerine bir evlilik harareti çöktü...

Kendisini yıllardır takip eden bir müziksever olarak naçizane kapanış cümlelerim ise şöyle olacak: Bir an önce eski haline dön Teo, sen değerli bir müzisyensin.

26 Temmuz 2013 Cuma

Beni insanlıktan çıkartan yemek...




Çok fena dadandım. Bildiğiniz gibi değil. Nongshim adında küçücük kırmızı, pembe kutular... İçinde biftekli ve kurutulmuş sebzeli, tavuklu ve mantarlı noodle'lar var. Erişte çorbası diye geçiyor. Kettle'da suyu kaynattıktan sonra, üzerine döküyorsun, kutunun üstünü bir tabakla kapatıp birkaç dakika bekliyorsun. Ve şu enfes görüntü oluşuyor. Suyu da çorba olarak içilebiliyor.



Benim gibi yemek yapmayı sevmeyen ve bekar hayatı yaşayanlar için Koreliler'in yaptığı büyük icat. Kutusu 4 TL. Şimdi bunu bir Çin Lokantası'ndan söylemeye kalksan en aşağı 15 TL ödersin. Bu hem ucuz hem de bağımlılık yaratıyor. Ve süpermarket zincirlerinin neredeyse hepsinde satılıyor.

Tavsiyeme kulak verip deneyen olursa, afiyet olsun.

Sean Penn'i geçtim, bir Mehmet Ali Alabora olamadın!


Radyo D'de program yaptığı yıllardan beri Okan Bayülgen, benim şahsi hayatımda var. Son bir kaç yıldır hiç izlemememe rağmen, kendisi 'çizmeye çalıştığı imaj' vesilesiyle gözümde kimi zaman alternatif, kimi zaman entellektüel, kimi zaman aktivist bir insandı. Ama hep bir samimiyetsizlik seziyordum. Pucca tarzı yazarlarla dalga geçip programa çıkarmalarından, üç kuruşluk mankenlerle ironi yapacağım hesabına reyting alma çabalarından falan fena halde irrite olmuştum.. Ve özgür irademi kullanarak her ne kadar mesleğim 'magazin'le ilgili olsa da uzun yıllardır yaptığı işleri takip etmiyordum.

Mayıs ayı sonunda Gezi olayları başladı. Bayülgen'e bakıyorsun kah eylemleri videolar'a çekiyor, kah ağzı yüzü kıpkırmızı eylemlerden dönüyor... Kendi kendime düşündüm. Dedim ki : Bu adam belki de gerçekten bir aktivist. Ve haklı olduğu konuları özgürce savunabiliyor. Belki de ben bir popüler kültür figürü olduğundan dolayı ona önyargılı yaklaşıyorum. Bu önyargımı kırmalıyım. İnanır mısınız? Ona sempati besleyip, facebook'ta Gezi'yle ilgili 'Okan Bayülgen' imzalı bir mesajı, sayfamdan bile paylaştım.



Ve az önce bu adam sandığım Okan Bayülgen'in 'Online Medya Derneği'nde 6 dakikalık bir konuşmasını izledim. O 6 dakikalık video, onun (yaş itibariyle geçmişine çok gidemiyorum) 13 yıllık kariyerini (Televizyon Çocuğu'ndan itibaren) gözümde bitirdi.

O konuşmada şöyle ifadeler geçiyor "Benim ismimle yazılan twitter hesaplarından dilini kesinlikle onaylamadığım şeyler yazılıyor. Birileri de bana teşekkür ediyor. Adamsın adam. Adamın dibisin diye yorumlar geliyor." Valla çok haklısın. Öyle cesur yazıları bir dönek değil ancak bir 'adam' yazabilirdi.

Bir diğer dakikada "Size en önemli nedeni söyleyeyim mi? Hava güzeldi. Bitti. Gençlerin yeterince gidecekleri eğlence yoktu. Aynı şey soğuk havada olmazdı." diyor. Toplumsal bir direnişe yapılan küçümseme ifadesine bak... Bayülgen ve zavallı kibri...

"Geziye iki kere gittim. Bir tanesinde ne oluyor diye bakmaya, bir tanesinde kitap okumaya. Sokakta olmadım. Yemek yemeye gidiyorum. Yokuşu çıkarken gazı yiyorum. Gözler kan çanağı eve koşuyorum. Beni alkışlıyorlar 'Okan eylemden dönüyor ' diye. Sırf bunu kırmak için 'Ben tatile geldim' yazdım." diye buyuruyor sonra... O zaman fotoğrafını çeken gazetecilere deseydin 'Benim eylemlerle ilgim yok, yanlışlıkla gaz yedim' diye... Ama rüzgar nereden eserse ona göre hareket etmek dah amakbul sizin lugatınızda.

Şimdi senin Beşiktaş'taki trafiği kapatıp, sonra Başbakan'dan özür dileyen, onun önünde diz çöken Şafak Sezer maymunundan ne farkın kaldı?



Eğer diyorsan 'Ben hamur gibi yoğrulurum, her devrin adamıyım, bir gün eylemciyim, öbür gün dönerim, benim meşrebim böyle' Onu anlarım. Ama entelim, aykırıyım, farklıyım ayağına yıllarca seni izleyen, seni bugünlerine getiren, senin muhalif yönün için yanında duran kitleyi karşına alırsan, o zaman büyük hata etmiş olursun.

Sean Penn'i geçtim, bir Mehmet Ali Alabora bile olamadın.

25 Temmuz 2013 Perşembe

Okuyunca hamile kalmak istedim!


Bu sabah bayağı zor kalktım. Her gün olduğu gibi rutin bir şekilde hazırlanıp, Çağlayan'daki işime gitmek üzere otobüse bindim. Kulağımda 'Kantin' radyosundan uyanmamı sağlayan hareketli parçalarla yolculuğuma devam ediyordum ki karşıma bir kadın oturdu. Sonradan Türkmenistanlı olduğunu öğrendiğim, incecik, naif, çok tatlı bir kadın. Normalde kendimi dışarıya kapatmayı severim. Ama kucağında o kadar tatlı bir bebek vardı ki annesinden rica ettim 'fotoğrafını çekebilir miyim' diye ve çocuğun o şişman kollarını, bacaklarını, çekik gözlerini görünce bir mutluluktur aldı beni.



Sonra gazeteye geldim. Ve şöyle bir yazı okudum: "TRT 1 ekranlarında yayınlanan 'Ramazan Sevinci' programına konuk olan Türk tasavvuf düşünürü ve avukat Ömer Tuğrul İnançer "Hamileliği davul çalarak ilan etmek bizim terbiyemize aykırıdır. Böyle karınla sokakta gezilmez. Her şeyden önce estetik değildir. 7-8 aydan sonra anne adayı biraz hava almak için beyinin otomobiline biner, biraz dolaşır. Sonra akşam üstü çıkarlar... Şimdi ise maşallah, kanatlısı kanatsızı televizyonlarda uçuşuyor. Ayıptır ayıp. Bunun adı realizm değildir. Bunun adı terbiyesizliktir"



Cidden tüylerim diken diken oldu arkadaş... Anneleriniz belli ki sizi böyle kapalı kapılar ardında doğurmuş ki beyninize oksijen gitmemiş. Ayıptır, günahtır demek az kalıyor. Yani bir insan dünyaya yeni bir birey getireceği için dışarı çıkması, hava alması, güneş görmesi, elbise giymesi yasaklansın... Bu nasıl bir zihniyet? Hep kimi zaman geyik, kimi zaman ciddi bir şekilde derler ya 'Böyle bir dünyaya çocuk getirmek istemiyorum' diye... Öyle bir dünyayı geçmişte bana resmetmemi isteseler tam da bu alkolü yasaklayan, özgürlükleri kısıtlayan, hukuksuz bir sistemi canlandırırdım zihnimde. Ama bu kadar da değil. Hamile kadınlara bulaşacak, onları aşağılayacak kadar değil.

Bir kere utan yahu! Annelik kutsaldır. Hani nerede sizin 'Cennet annelerin ayakları altındadır' söylemleriniz? Hiç mi hamile olmadı etrafında? Bir kere hamile kadın duygusaldır, kırılgandır, hassastır. Sen; en sevgi görmesi gereken dönemlerinde onları toplumdan dışlamayı öneriyorsun. Yazıklar olsun.

Eğer bu bebekler, ileride karısını- kızını bıçaklayan, minicik çocuğunu gözünü kırpmadan yaşlı bir adamla evlendiren, dolaylı dolaysız ölüme sebebiyet veren insanlar olursa, bunların suçlusu işte tam da sizsiniz!

Ve biz sana inat sevdiğimiz adamlardan hamile kalacağız, çocuklarımızı daha doğmadan yemyeşil parklarda gezdireceğiz, yeri gelecek eyleme katılacağız, yeri gelecek konsere. Ama hep toplum içinde olacağız. Böyle rezil bir dünyaya çocuk getirip, o çocuklar için bu dünyayı mutlulukla boyayacağız.

21 Temmuz 2013 Pazar

İyi ki doğdun annecim!


Bugün annemin doğumgünü… Günlerdir geriye doğru sayıyorum 21 Temmuz için. 52 sene önce bugün, beni doğuran, büyüten o şahane kadın minicik bir bebek olarak gelmiş dünyaya. Bunu düşündüğüm zaman garip bir şekilde ona ‘anne şevkati’ besliyorum. Ne ilginç değil mi? Şevkat bile bir tamlama olacaksa eğer kendine anne sözcüğüyle birleşmeyi uygun görüyor en çok.
2 gün sonra ben de 29 oluyorum. Bu vesileyle biraz annemden bahsetmek isterim. Şu gördüğünüz, okuduğunuz olgunlaşmış halim hiç kolay olmadı. Doğduğumdan itibaren insanları canından bezdirecek bir bela olarak geldim dünyaya. Ben 3 yaşındayken annem kardeşimi doğurdu. İlk çocukluk dönemimde böylece annemle ilişkimiz ‘kıskançlık ve gönül koyma’ üzerine oldu. O kadar yaramaz ve haşarı bir çocuktum ki annem bana hep ‘inşallah çocuğun da senin gibi olur’ derdi en masumane şekilde. Şimdi bunu düşününce ‘istemsizce aklımdan Jesus Christ’ diye geçiyor. Yani benim lugatımda ‘Olamaz , .... yan basarım gibi’
Hadi çocuklukta yaramazdın, büyüyünce akıllanmışsındır diyenler olabilir. O zaman size kısaca ‘asi’ ergenlik dönemimden bahsedeyim. Seneler 98’i gösterirken annem de henüz 40’ını bile görmemişken Biga Anadolu Lisesi’nde orta ikinci sınıfta falandım. Hep erkek arkadaşlarla kafa barıştırırdım. Çünkü ruhum serseriydi. E bu serserilikten annem de nasibini aldı tabii. Eve geç gelmeler, barda içki içmeler, onaylanmayan sevgililere hep annem katlandı. O zamanlar gözümde kuralcı ebeveyndi ve ben ona başkaldırmayı marifet sanıyordum.
2002’de İstanbul’a üniversiteye geldim. Tabii ilk seneler anne ve babadan ayrı uçmaya başlamışsın falan… Onun bir artistliği var üzerimde. Vur patlasın çal oynasın takılıyorum. ‘Ben özgür bir bireyim’ diye. Ne zaman seneler ilerledi, ben olgunlaşmaya başladım, o zaman annemin değerini anladım.
İşyerinde olay mı yaşadım? – Anne beni anlamıyorlar, haksızlık yapıyorlar.
Sevgilimle kavga mı ettim? – Anne beni çok üzüyor.
Arkadaşım bana kazık mı attı? – Anne aldanmışım…
Hayatımdan düzinelerce insan geldi gitti. Ama annemin üzerimdeki eli hiç gitmedi. Ben O’na sarılmak için geç kalanlardan, değerini iş işten geçtikten sonra anlayanlardan değilim. O yüzden annemin tadını çıkarıyorum.
Seni seviyorum Gülseren Çengil, mutlu yıllar. Daha çok uzun ömürler, birlikte olmak dileğiyle…

19 Temmuz 2013 Cuma

Böyle bir sevmek görülmemiştir...


Yazıma Atilla İlhan'ın 'Böyle bir sevmek görülmemiştir' dizeleriyle başlatacak bir fotoğraf gördüm dün Doğan Haber Ajansı'nda. Benim gibi Kuzey Güney fanatiklerinin ağzını bir karış açıkta bırakacak derecede değerli bir kareydi. Bir süredir Nilüfer Gürbüz'le birlikte olan Güney'imiz Buğra Gülsoy, kız arkadaşıyla havuza gitmiş. Ve sevgilisi havuzda yüzen Gülsoy'u ayağıyla seviyor. Merak edenler için, buyrun:



İlk bakışta şaşırdım tabii. Çünkü Buğra Gülsoy, gerek diziden izlediğim, gerekse bir magazinci olarak normal hayatıyla da takip ettiğim kadarıyla dominant bir karakter. Gülsoy'u şu duruma getirmek için gerçekten çok tutkulu bir aşkın içine çekmiş olmak lazım...

Kesin bu fotoğrafı eleştirenler, ve (hatta kendi arkadaşlarım arasında da çok net gördüğüm gibi)'Bu ne laçkalaşma' diyenler olacak.

Ama ben olaya böyle bakmıyorum arkadaş! Adam dibine kadar aşık. Bir insana dibine kadar aşıksanız bambaşka bir boyuta geçiyorsunuz. Başkasına patates gibi gelecek o ayak parmakları bile, size en usta sanatçının elinden çıkmış heykeller gibi geliyor. İnsan gerçekten körkütük kapılırsa bu rüzgara, karşısındakini Tanrı'laştırıyor. Ayağıyla mı sevmiş, eliyle mi, öpmüş mü, sarılmış mı... Farketmiyor. Sevgiye o kadar açız ki... Her türlüsü makbul. Yeter ki sevilen taraftan gelsin... Şahsen ben ayakla severim de, sevilirim de :)

Güney'e baksanız ya... Nasıl kedi gibi yanaşmış ayağa... Bu kareyi görünce gerçekten ta içimden onun ilişkisinin devam etmesini diledim.

Mutlu olsunlar...