10 Ağustos 2013 Cumartesi

Sosyal medya yüzünden bunalımdayım!




Uzun zamandır düşünüyordum bu etkiyi. Yapılan anketlerle sağlamlaşmış oldu. Kafkas Üniversitesi (KAÜ) öğretim üyesi Doç. Dr. Ali Osman Engin, "Göteborg Üniversite'nden bir grubun bin kişi üzerinde sosyal paylaşım siteleri konusunda yaptığı ankete göre başkalarının hayatlarını Facebook üzerinden takip eden internet kullanıcıları, bunları kendi hayatlarıyla kıyasladıktan sonra bunalıma giriyor" demiş.

Haklılık payı var kesinlikle. Nedeni de yine araştırmada geçtiği gibi "Facebook'ta insanların, hayatlarının en güzel anlarını ve en güzel resimlerini paylaşması. Diyelim ki işten kovuldum, facebook'u bir açıyorum arkadaşlarım iş yemeğinde, diyelim ki sevgilimle ayrıldım kafam dağılsın diye dalıyorum sosyal medyaya; çocukluk arkadaşımın nişan haberi. İnsan ister istemez 'Ben haketmiştim o mutluluğuuuuu' moduna giriyor.

Hiçbir zaman kendimi farklı tanıtan biri olmadığım için sosyal medyada kimlik karmaşası yaşamıyorum. Ama yaşayanı çok gördüm. İsim vermek istemem ama bazı twitter fenomenlerimiz şu çirkin, bu çirkin diye saydırırken kendilerini o kadar kaptırıyorlar ki kendileri aynaya bakmayı unutuyorlar.

Twitter'ın ilk popülerleşmeye başladığı zamanlardaki kullanıcılarındanım. Hatta şu an 200 bin'e yakın takipçisi olan bir arkadaş, bio'sunda benden çaldığı tweet'i kullanmaktadır.

Erkek arkadaşım oldu, normal hayat meselelerine daha fazla daldım, burada fazla vakit geçirmekten kurtuldum. Belki fazladan bir kaç ayımı daha harcasam ben de şu anda gözümü boyayan o ortamlar sayesinde herkese yukarıdan bakıyor olacaktım.

Sosyal medyanın böyle asalaklar çıkarması gibi zararlı yanları varken, doğru haber almamızı sağlayan gerçekçi bir yanı da var. Ben bilinçli bir birey olarak gerçekçi olmayı daha çok seviyorum.

Doç. Dr Ali Osman Engin'in, "Toplumsal ve bireysel açılardan genel kabul ve red alanları birbirine karışmıştır. Bozulan sosyal yapıyla ilgili sınırsızlıkları sosyal paylaşım siteleri teşvik etmektedir" sözlerine de bu noktada katılmıyorum.

Eğer biz Gezi Parkı olaylarında olduğu gibi ülkede yaşanan her olayda sosyal medyanın gücünü kullanabiliyor olsaydık, belki de şu an halklarımızın kardeşliği daha ileri bir noktada olacaktı.

O sebepten kendimi de eleştirerek diyorum ki: Twitter'ı, facebook'u başkalarının hayatlarına özenmek için değil, daha bilinçli, dana farkında bir birey olmak için kullanalım.

9 Ağustos 2013 Cuma

Rakı meselesine Bigalı bakışı!




Vay be… Sonunda türkülerin içindeki rakımıza da bulaştılar. Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, Bursa’daki Balkan Göçmenleri Federasyonu’na bayram ziyaretine gittiği gece ses sanatçısı Fahriye Güney, “Vardar Ovası” türküsünü söylemek isteyince “Onda rakı falan geçiyor. Başka bir şey söylesin. Ben yokken söyle onu” demiş…

Nakaratında “Vardar ovası Vardar ovası .Kazanamadım rakı parası” sözleri geçen türküyü henüz ilkokul ya da ortaokul sıralarındayken öğretmişlerdi bize. Milli Eğitim Bakanlığı’nın yönettiği okullarda hem de . Ben Ortaokul’dan mezun olalı 14 sene oldu. 14 sene içinde bu hükümet ‘Ben yokken söyle onu’ diyecek kadar rahatsız olmuş demek ki insan özgürlüklerinden.

Gece belli bir saatten sonra içki satışını yasaklamaları, alkol reklamlarına müdahale etmelerinden sonra şimdi geldi sıra şarkılara türkülere… Sırada neler var acaba ‘At Kadehi elinden, dökülsün meyler yere.., Bu akşam bütün meyhanelerini dolaştım İstanbul’un, ve daha niceleri… Mesela şunu düşünüyorum… Tanju Okan şu an yaşasaydı bu zihniyet yüzünden iş bulamazdı, çünkü bu zihniyet sadece kendi ortamında yasaklamıyor tüm bunları. Yasaklamayanlar üzerinde de baskı oluşturuyor ve dışlama tehdidi altında bırakıp kendi kurallarına uymaya zorluyor. Şimdi hasta olan Müzeyyen Senar… Türkiye’nin en büyük değerlerinden biridir… Sahneye çıktığı dönemlerde hem sesini hem de rakıyı tek dikişte içen, rakı bardağının üzerinde dikilen yiğit duruşunu hatırlarım. Bunlar hep çok güzel flashbacklerdir benim için…

Bu arada rakının hayatımdaki yeri de farklıdır. Biga’lı olmamla övünmeyi pek sevdiğim gayet iyi bilinir. Biz Trakya kültürüyle yetiştiğimiz için daha genç yaşlarımızdan itibaren rakının tadına bakmışızdır. Ve 30’uma merdiven dayadığım şu günlere dek rakı beni hiç yalnız bırakmadı. Lise mezuniyetimde de vardı, arkadaşlarımın düğünlerinde de, işten ayrılan arkadaşlarımın veda günlerinde de, sevgilimle kavga ettiğimde de, sevgilimle barıştığımda da… Hep oradaydı. Hem de tüm takımıyla beraber. Kalamarı, karidesi, beyaz peyniri, kavunu, favası, haydarisi, balığı…

Sen istersen onu türkülerden sil, istersen kitaplardan sil, her türlü yasağı koy. Bize unutturamazsın bu vefalı dostumuzu. Sabahları kalkar paragraf paragraf yazılar yazarız, geceleri soframıza onu misafir ederiz… Evimize de giremezsin ya? O yüzden şu söylenenler umrumuzda değil, sadece irrite oluyoruz. Senden ve senin kafandakilerden...

Bu arada Vardar Ovası’nın Atatürk’ün en sevdiği türkülerden olması bir tesadüf mü?

5 Ağustos 2013 Pazartesi

40 bin kişilik Roger Waters korosu!




Bazı anlar vardır, kendinizi bir tarihe tanıklık ediyormuş gibi hissedersiniz… Gezi olaylarının ilk başladığı gece, yani 31 Mayıs’ta sabaha karşı 05:00’te Harbiye’den parka gitmeye çalışırken böyle düşünmüştüm… Biz bunu yıllarca anlatacağız, gurur duyduğumuz bir başkaldırı olacak diye. Nitekim devamı da geldi…

Dün akşam Roger Waters konserine giderken de bir müzik efsanesini canlı dinleyecek olmak beni çok heyecanlandırıyordu en başta. Ve Roger Waters’ın politik karakteriyle mutlaka dolu dolu mesajlar vereceğini tahmin ediyordum. Fakat konserde beni büyüleyen sadece bu ‘adam gibi mesajlar’ değildi.

Bir defa konsere ilk gittiğim anda 120 metrelik ‘The Wall’u karşımda görmek ve devasa görkemiyle az sonra olacakları hayal etmek bile kalp atışlarımın ritminde oynama yapmayı başarmıştı. Konserden önce ‘lütfen flaşlarınızı patlatmayın, projeksiyonu etkileyebilir’ anonsu yapıldı. Saat 21:00’de tüm karizmasıyla Roger Waters’ı gördük karşımızda. Ve iki buçuk saat boyunca 40 bin kişiyi hipnotize etti. Konser çıkışında ‘Konser mi izledim, sinema mı anlamadım bile’ diye konuşanları gördüm. Ve okuduğum yorumlarda herkes benim gibi düşünüyordu: Gördüklerimin en iyisi…




Waters, sürekli seyirciyle diyalog içinde oldu. Mother şarkısının ‘Should i trust the government’ sözleri okunurken duvarda kocaman ‘No fucking way’ yazısı belirdi. Bu arada yanlış görmediysem eğer Goodbye Blue Sky şarkısında kapitalist markalar çıkarken (Mc Donalds, Mercedes gibi… Arada bir ay yıldız da vardı) Yani bizim hükümete fena giydirdi… Gezi olaylarında direnişçilere destek veren Waters, konserinde de 5 Gezi şehidimizi duvara yansıttı.Zaten stad ara ara 'Her yer Taksim, her yer direniş' sesleriyle inledi. Pink Floyd hayranı Ali İsmail Korkmaz’ın fotoğrafının orada olması hepimizi çok duygulandırdı. Kendi kendime onun bu konseri izlediğini düşündüm.




Bizim için bir sürpriz de Waters’ın Türkçe konuşması oldu. Hayır, herkes gibi Merhaba İstanbul’u kastetmiyorum. Biz de öyle sandık ama o neredeyse bir paragraf konuşup ‘Merhaba İstanbul. Hoşgeldiniz, burada olmaktan çok mutluyum. Adalet için aramızda olmayanları anmak istiyorum. Bu konseri devlet terörü mağdurlarına adıyorum’ dedi. 'Fear builds wall' (Korku duvarlar inşa eder' yazılı tişörtleriyle sahneye çıkan Türk çocukları korosu ve korku duvarlarının yıkıldığı bölüm ayrı bir efsaneydi.



Konserde uçağın duvara çarpması, çıkan animasyonlar, canavarlar her şey aklımıza kazındı. BKM organizasyonuyla Yıllarca anlatabileceğimiz bir tarihe tanıklık ettik. Keza Roger Waters da konserin sonunda ‘1003 gösteri yaptım bugüne dek ama sizinle çok farklı bir bağ kurduk’ dedi gayet samimi bir şekilde.




Aynı tadı onun damağında da bırakabildiğimize (kelimenin tam anlamıyla) bahtiyarım.



P.S: General domuzdan bir parça alamadığım için asacağım kendimi :(((

3 Ağustos 2013 Cumartesi

Hızlandırılmış Ege turu



Geri sarıyorum: Günlerden 31 Temmuz Çarşamba, saat 16:30. Müdürle bayramlık izinlerimizi konuşurken bakıyorum bana en uygun perşembe cuma. (Bayramdan önceki) Mesai arkadaşlarıma ve müdüre o zaman ben şimdi çıkıyorum diyorum. Saat 17:00. Biletimi alıyorum, köpeğimi kuzenime bırakıyorum ve 23:15 arabasına binip kendime beni çok mutlu edeceğinden emin olduğum iki gün hediye ediyorum.

Yazının sonunda kendisine teşekkürlerimi sunacağım kuzenim Yonca, son Şirince'ye gittiğimizden beri yani 3 sene öncesinden beni İzmir'e çağırmaya başlamıştı. Kendisinin eşi Murat'la parmak ısırtan bir evliliği var ve kah orada, kah burada gezip hayatın tadını çıkarıyorlar. Ben de bu çemberin biraz da olsa parçası olmak için perşembe sabahı İzmir'deydim.

Zengin kahvaltı sofrasında en çok ilgimi çeken 'boyoz' oldu. İzmir'e özgü bu tuzlu çeşidini yumurtayla birlikte yiyormuşsun, hatta yumurtayı fırınlayıp öyle satıyorlar. (Evet ilginç ama fırınlıyorlar, yanlış duymadınız). Böyle yöresel şeyleri çok severim. Afiyetle mideye indirdikten sonra Güzelyalı'da oturan kuzenimle sahile indik. Denize karşı kahvemizi ve meyve kokteyllerimizi yudumladıktan sonra eve döndük. Çünkü istikamet Şirince'ydi.


Küçücük bir köy
gez gez bitmez mi?



İzmir- Şirince arası 93 km. Yani arabayla yaklaşık 1-1,5 saat kadar falan sürüyor. Şirince'ye girer girmez bizim ekibi yokuştan yukarı sürükleyerek direk 3 sene önce geldiğimiz ve saplantı haline getirdiğim mekana götürdüm. Gezmeyi sevenler için çok önemli bir bilgi veriyorum: Mekanın Adı Ayşe Hanımın Yeri. 3 yıl önce Şirince'de, sonraki yaz Bozburun'da yediğim ama İstanbul'da zinhar bulamadığım Ege'ye özgü kabak çiçeği dolmasını en güzel yapan yerlerden biri. Kabak çiçeği dolması küçük kabak çiçeklerinin arasına dolmalık pilavın konulmasıyla oluşuyor. Ama evde deneyip başarısız olanlar var. Çünkü kabak çiçekleri sabah çok erken açarlarmış, onlar açıkken içine pilavı doldurmak gerekiyor. Yoksa kapanıp, siz can hıraş pilav koymakla mücadele ederken yapraklar yırtılıveriyor. Kabak çiçeği dolmasının ne kadar 'damak çatlatan bir lezzet' olduğunu anlamak için tadına bakmanız yeterli. Bir porsiyonda 6 tane bulunuyor ve Şirince evleri manzarasını karşınıza alarak yemenin fiyatı 6 TL.



Yemeğinizi yedikten sonra yukarıya doğru tırmandığınızda İncil yazarı St. John’un mezarının bulunduğu kiliseye varıyorsunuz. M. S. 6. veya 7. y.y.’a tarihlendirilen kiliseye girmeden karşınıza küçük bir havuz çıkıyor. Bu havuzun içinde ise kocaman bir delik var ve rivayete göre parayı o deliğe sokanların dileği kabul oluyor. Böyle söylerken çok basit ama bozuk bozuk 10-20 TL harcayanlar var. Benim şansım yardım etti ve iki gelişimde de ilk seferde dileğimi evrene gönderdim :)




Köyün merkezine inerken, sağınızda ve solunuzda doğal sabunlar, meyveli şaraplar, otantik elbiseler satan bir dolu yer var. Biz Şaraphane adını alan bir fabrikaya girmeyi tercih ettik. Şirince Artemis Şarap Evi'nde Şirince çarşısında da olduğu gibi küçük shot bardaklarda şarapları size denetiyorlar satın almadan önce. 10 çeşit falan tattığınız için sıcakta dünyaya daha bir pozitif baktığınız su götürmez bir gerçek. Şarap fiyatları ise %8 alkollü olanlar 15 TL, %12 alkollü olanlar 20 TL. Karadut ve vişne ise bu yazının şefinin yanı benim tavsiyemdir. 15 yaşındaki tatlı satıcı Efe de tüm güleryüzlülüğüyle size yardımcı olacaktır.



(Önemli not: Truva filminin takılarını yapan Demetrius of Ephesus dükkanından takı bakmayı sakın atlamayın. Ben çok tatlı bir hayat ağacı hediyesi aldım mesela kuzenimden )


Şirince'den çıktıktan sonra 15 km uzaklıkta Kuşadası bulunuyor. Gezip eğlenmeye doyamayanlar için güzel bir seçenek. Güvercinada'daki kale tadilatta olduğu için göremedik pek ama mehtap turları 5 TL. Ailece gezip eğlenmek isteyenler için gayet keseye uygun.

Kuşadası'ndan Güzelyalı'ya döndükten sonra ise deniz kenarında semaverle çay satanlardan sıcak çayımızı alıp evimizde huzurla uyuduk. Ben kafede 2 Tl vermem diyen olursa bu da 75 kuruşluk başka bir alternatif.

Çeşme'nin züppe ve snob kardeşi Alaçatı



Ertesi gün de denize girmek için İzmir'e yarım saat uzaklıktaki Çeşme'ye hareket ettik. Sheraton Oteli'nde bulunduğu Ilıca Plaji, bembeyaz kumuyla insanı tam anlamıyla dinlendiriyor. Geçen sene Side'deki gibi cayır cayır yanmadım, rüzgar da ferah ferah estiği için kumdan terliklere kadar koşma ritüelini yapmaya gerek kalmıyor. Gayet cool takılabilirsiniz. Ilıca'da şezlong fiyatları da gayet uygun. Kişi başı 10 TL. Ben biramı için sigara tüttürmek isterim derseniz onlar da 8 TL.

Çeşme'ye gelip kumru yememek de olmaz tabii. Biz İstanbul'da Taksim'deki büfelerde kumru yiyip, gerçek anlamda 'kumru yediğimizi' sanıyoruz ya, o öyle değil işte... Gerek ekmeği, gerek havası ve suyundan mıdır bilinmez Kumrucu Mega Ömer'i tavsiye ediyorum. Kızarmış patatesleri de ikram olarak gönderiyorlar :)

Tatildeyken insan tıkabasa doysa da onu da deneyeyim, bunu da deneyeyim sevdası bitmiyor. Hele bizim gençler 'Türkiye'nin en iyi 10 dondurmacısı' arasında bulunan Rumeli Pastanesi'ni tavsiye ettikten sonra... Dondurmaya gelmeden sakızlı kurabiyesi, sakız reçeli, sakız lokumu nefis... Dondurma çeşidi olaraksa tahinli, sakızlı ve limonlu favorim. Sahipleri çok şeker insanlar. Fakat yakın bir zaman önce 'Tarihi Rumeli Pastanesi' adında başka bir pastane açıldığı için mağdur olmuşlar. İnsanlar check-in yaparken güzel yorumlarını diğer pastaneye yazıyormuş. Buna dikkat edelim :)

Ve son olarak da Alaçatı... Çeşme'ye 15 km uzaklıkta rengarenk bir atmosfer. Biz cuma akşam olmadan gittiğimiz için çok fazla insan seliyle karşılaşmadık. Hafta sonları adım bile atamayacak hale geliyormuş Alaçatı. Dükkanlar, restorantlar o kadar pastel renklerde ki kendinizi 'Alice in Wonderland' hikayesinde gibi hissediyorsunuz.



Adım başı takıcı var. Takı merakı olanlar Çatladıkapı Çarşısı'nı sorup öğrenebilir. Alaçatı'nın tek handikapı fiyatların inanılmaz pahalı olması. Çok beğendiğim bir elbiseyi sordum 199 TL dedi satıcı mesela. Tabii oraya giden insan profili de ona göre oluyor. Kafelerdeki içecekler ve bileklikler de Kuşadası, hatta Çeşme'yle bile farklılık gösteriyor fiyatta. Tatil yaparken magazini de sevenler içinse Alaçatı birebir. Biz tam merkezdeki Pole Cafe'de otururken Tümer Metin ve Şansal Büyüka'yı gördük örneğin...




Tüm bu anlattıklarımın ardından insan İstanbul'a dönerken büyük bir burukluk yaşıyor. Kuzenimin yıllardır neden ısrarla 'İzmir'e taşın' dediğini daha iyi anladım. İzmir İstanbul gibi modern, ama İstanbul gibi karışık değil. Çevresindeki yerleşim yerlerinden dolayı insan adımbaşı tatil psikolojisine girebilir ve bu da kafayı son derece resetleyen ve ömrü uzatan bir şey. İstanbul'da ciddi ciddi gitmeyi düşünüyorum ve İzmir ile Bozburun en öne çıkan adaylar içinde.

Özel teşekkür

Uzun yazıma burada son verirken okuyanlar huzurunda kuzenim Yonca Yıldırım Düz ve eşi Murat Düz'e çok teşekkür ediyorum. Hızlandırılmış Ege turu ve misafirperverlikleriyle tadı damakta bırakan bir tatil yaşattılar bana.Gezmeyi, yemeyi içmeyi, bu kadar iyi öğrendikleri ve tecrübelerini benimle paylaştıkları için minnettarım. Düz Turizm'le
yolculuklarıma devam edeceğim.



Şimdilik bu kadar, zahmet edip okuyanlara sevgiler :)