22 Haziran 2016 Çarşamba

BİR HATUNUN GÖZÜNDEN EURO 2016

Futbolla ilişkim kendime kardeşimin futbolcuların sticker’larını yapıştırdığı devasa Pepsi defterinden yakışıklı seçmemle başlamıştı. Ljungberg ve Trezequet henüz twitter’da fav çıkmadan benim gözlerimde kalpler oluştururdu.




Sonrasında ben de taşıyamayacağım yükler edindim ve bunu burada itiraf ederekten rahatlıyorum:  UEFA döneminde Galatasaraylılaştırılan çocuklardan oldum. Dedem zaten Galatasaray Lisesi mezunu olduğundan bizde öyle bir gelenek vardı ama annemin asi Çarşı ruhu çocukluğumu ele geçirmişti, sonra döndüm.

Üniversite döneminde İstanbul’a geldim, bu kez maç ve holigan ruhuna daha yakın ortamlarda bulunma imkanı yakaladım. Galatasaray- Olympiakos maçında, bize ‘Fenerbahçe’ diye tezahürat yapan Yunanlılar’a, yanlışlıkla bilet aldığım Şeref Tribünü yakınlarından ayağa kalkıp ‘Panathinaikos’ diye bağırmışlığım- Mecidiyeköy’de Fenerbahçeliler Derneği’nin önünden geçerken oradakilerle tartışmışlığım, hatta bir masaya bira altlığını yavaşça göndermişliğim bile var.

Gel zaman git zaman... Benim bu merakım geçti. Takımların kadrosunu bile bilmez oldum. Teknik direktörlerin ise sadece gelişlerinden, gidişlerinden kalplerinin kırılıp gönderilişlerinden haberim oldu.

Sonrasında artık bu aleme ufak ufak ısınmam mı gerekiyordu bilemedim, futbol hastası bir sevgili yaptım. Ben de bunu avantaja çevirmek için başladım Kaan ile Euro 2016 maçlarını izlemeye. Tabii sadece Türkiye olanlarını J

İlk maçta Hırvatistan ile olan mücadelemizi izledik. Hadi 1-0 sineye çekilebilir bir skordu, sonra İspanya’ya odaklandık 3-0 ile bizi kevgire çevirmelerini seyreyledik ve dün nihayet bu gözler bir galibiyet gördü.... Ama yine bir kadın olarak olaya magazinel bakış açısıyla yaklaşmaktan kendimi kurtaramadım. İşte aklımda kalanlar:

* Volkan Babacan’ın pembiş forması. Bütün maçlar boyunca gözümü aldı ve o renk bir elbise alsam diye kendi kendime yükseldim.



* İspanya maçını her izlerken olduğu gibi Pique’yi duyunca aklıma yorgan, çarşaf ve nevresim takımları geldi.

* Tüm takıma prim verilip, Burak Yılmaz’a verilmemesi sonrasında buna isyan eden Arda Turan’ın, Fatih Terim’den fırça yemesi ve küsmeleri... Bütün fotoğraflarda ayrı köşelerde takılmaları. Bu fotoğrafları yakından takip ettim.



* Yine Arda’nın Türkler tarafından yuhalanması, İspanya tarafından desteklenmesi. Böyle kızıştırıcı olaylar beni NTV’de yorum izlemeye kadar itti. Heee bir de Sinem Kobal’ın fotoğraflarının altına yapılan ‘Neden Euro 2016’dan önce evlendin, çocuğun moralini bozdun?’ yorumları var....

* Hiç çakozlamamama rağmen Emre Mor’un iyi bir gelecek vadettiğini anlayabildim.


* Dün akşam Burak’ın hareket çekmesine sinirlendim. Ama hamile eşine şiddet gösteren bir adamdan fazlasını beklemezdim.

* Çok güzel bir yorum okudum twitter’da biri yazmış ‘ Fatih Terim Cumhurbaşkanı, RTE teknik direktör olsa da yine aynı şekilde bir Türkiye’ye uyanırdık’ diye... Tespitin kralı helal diyorum....

* Ve soon olarak ‘En iyi üçüncüler’ arasında yer alıyormuşuz.


Bizim gibi hak ve özgürlükler konusunda üçüncü dünya ülkesi ayarında olan bir toplum için.... Bu sonuç nedense beni hiç şaşırtmadı.

14 Haziran 2016 Salı

NEJAT İŞLER’İN KASASI AÇILDI!


Eski bir magazin muhabiri olduğumdan Nejat İşler benim için hep karakter olarak kendime yakın bulduğum ama ünlüler dünyasındaki kapalı devre takılmalarıyla içini merak ettiğim bir kişiyi temsil ediyordu. ‘Kapalı devre’ derken, içmelerini, tutkulu aşklarını, zaman zaman (iddia edilenlere göre) sette olay çıkarmalarını hepimiz biliyoruz ama röportaj vermeyi de pek sevmediğinden kendisinin iç dünyasına tanık olmayı başaramamıştık.


Sonra twitter, facebook ve instagram icat edildi... Bakıyorsunuz nerede özlü bir söz, altında Nejat İşler imzası... Düşünüyorum, kafamdaki adamla bağdaştıramıyorum bir türlü... Neyse ki gerçek hesaplarını deklare etti de içimiz rahatladı. Yoksa dönemimizin Mevlana Celaleddin Rumi’si olmaya adaydı altına imzası atılan özlü cümleler ile....

Geçen gün bir baktım Can Yayınları’ndan ‘Gerçek Hesap Bu!’ adlı kitabı çıkıyormuş. Nejat İşler, kendini kendi cümleleriyle anlatmış. Bu tavrına, bohem tarzına, özgürlük konusundaki tavizsizliğine ve siyasi duruşuna da hayranlık duyduğum nadide oyuncumuzu ilk ağızdan dinleme fırsatını kaçırmamak için hemen geliri de kulüp başkanı olduğu Gümüşlükspor’a bağışlanacak kitabını satın aldım.



Kitabın ilk sayfasında ‘Aforizma tarihindeki bütün laflar bana mal edilince geçer akçe bir lavuk olmuşum’ cümlesiyle karşılaşınca beni aldı bir gülme... Tam da hissettiğim ve yukarıda bahsettiğim sebepler bizim Nejat’ı kitap yazmaya itmiş. Diyor ki ‘Sırada senaryolarım var, bir de manitalara iyi yazarım’ Anlayacağınız yazma konusunda her türlü yetenek kendisine bahşedilmiş.

Nejat İşler bu kitabında, reddedilmelerinden tutun geçmişte yaptığı ofis boyluğa kadar her şeyi samimice anlatıyor. Hem de o kadar tatlı ve nüktedan bir dille anlatıyor ki, kendinizi Nejat’ı rakı masasında karşınıza aldınız sohbet ediyorsunuz izlemine kapılıyorsunuz.

DAKİKA 1 GOL 1: İLK AŞK ACISI

Her dönem ilgi odağı olan, Berrak Tüzünataç gibi güzelliği su götürmez hatunlarla ilişki yaşayan Nejat İşler, meğer okul döneminde fena aşk acısı çekmiş...  Adamın aşk acısı bile ironik ama... ‘Terk edilen her bünye gibi nefret ilacına sarıldım. Müziğin en sertine meylettim, edebiyatın en maço figürlerini hatmettim, felsefenin nihilist mabedine yüz sürdüm’ diye paylaşıyor okuyucuyla bu kalbine gömdüğü olayı.

Bizim ketumluğundan dem vurduğumuz kişi, satır arasında birden ‘Tanıyanlar bilir, ağzımda bakla ıslanmaz. Biraz içki ve kıyak manita eşliğinde her şeyi okurum’ cümlesiyle şaşırtıveriyor J

VEKİL OLARAK NAMAZ KILARAK GEÇİMİNİ SAĞLAMIŞ!

Dedesinin aşılayarak yarattığı gülleri boş yağ tenekelerine koyarak, dedesiyle ‘satıştan komisyon’ üzerine anlaşmayla başladığı iş hayatı; gazete satıcılığı, manav için kesekağıdı yapma, ‘Berat Kandili’nde vekil olarak namaz kılma!!!, Aksaray’da Benetton’un fabrika satış mağazasında, Ana Brittanica pazarlama, Bilge Olgaç’ın sobasına gaz taşıma, (film şirketinde ofisboyluk) gibi hiç ummayacağımız meslek dallarıyla devam ediyor. Yani bir diziyle tepeden inen bir arkadaşımız değil kendisi. O yüzden şöhrete kuruş değer vermiyor.
Mesela ‘İkinci Bahar’da Yavuz Turgul tarafından deneme çekimine çağrılıyor, Gülbeyaz  patladıktan sonra Yavuz Turgul, Tomris Giritli’yi arayıp Nejat’ı nereden bulduğunu soruyor. Nejat da ‘Deneme kayıtlarını seyretsin, oradayım ben ‘diye cevap veriyor. Bunu da anlatacak kadar alçakgönüllü.

Kendisiyle 2 yıl önce röportaj yaptığım ve sigarayı yemesine sebep olduğum Mesut Akusta’yla da çok vefaya dayalı bir dostlukları var. Akusta’nın 15 m2’lik evinde yeri geliyor 8-9 kişi birikiyorlar, bir tencere menemeni yiyorlar. Maddi sıkıntı çektikleri dönemde Doktor’la beraber o evde yaşamaya başlamışlar, gelen işleri de kabul etmiyorlarmış. Sonra Akusta inceden fırça kaymaya başlayınca ‘Birtakım dandik işleri’ kabul etmişler İşler’in deyimiyle.... Bir de katıldıkları unutulmaz 1 Mayıs balosu var ki... Öncesinde Kadıköy’de eylemlerin arasından çıkıp, akşam Müjdat Gezen Sanat Merkezi’ne gidiyorlar... Akusta’nın tişörtü yırtılmış, Nejat pancar gibi yanmış... Pisuvarda gülmeye başlıyorlar, ‘Döndüğümüzde zaten paylaşılmışız’  diyerek kadınların onun üzerinde nasıl bir ilgisi olduğunu da onaylamış oluyor adeta sevgili İşler....



TENCERENİN BUHARIYLA ISINMAK!

‘Hava soğuk olduğundan, evi ısıtacak bir şey olmadığı için piknik tüpünün üzerine bir tencere su koyuyorduk. Kent FM’ i açıp Kaybedenler Kulübü’nü dinliyor ve suyun buharıyla ısınıyorduk’ sözleri ise yeni başlayan oyunculara işin zorluklarıyla ilgili ders, gelecekleriyle ilgili ise cesaret verecek cinsten.

‘Hayatımı Rock’n Roll ve Marksizm üzerine kurdum şimdiye kadar’ diyor Nejat İşler... Oyuncu aleminin filozofu, unutulmayan duayen Tuncel Kurtiz  ona ‘Sanatçı gibi değil, kamyon şoförü gibi takılıyorsun’ diye kızarmış.... Kurtiz gibi hem halkın içinde olmak, hem de tarzından, modernliğinden taviz vermemek her yiğidin harcı olamaz pek tabii ki de.

İLK EVLENME TEKLİFİ!

Birçok ismi de değiştirerek anlatmış Nejat İşler anılara olan sadakatinden dolayı. Bir Ölüdeniz ve otostop hikayesi var ki tam magazine malzeme olacak cinsten. Çok paraları olmadığı dönemde Nejat İşler bir arkadaşıyla otostop çekiyor. Thelma ve Louise takma adını verdiği iki hatun duruyor. Arabayı kullanan kişi Nejat İşler’i kendisine düşündüğünden ‘Sen öne otur, bana yolu tarif edersin’ diyor. Otele yerleştikten sonrasını ve bir tatilci klasiği olan gece denize girme macerasını ise İşler’den dinleyelim ‘Sahilden sinirli ve sarhoş bir bağırtı duyuldu. Şikayetçi bir halde homurdanan biri var. Hemen turist ayağına yattım. Adama üzgün olduğumuzu , o gittikten sonra sudan çıkacağımızı söyledim, gitmedi. Tekrar söyledim, yine gitmedi. Artık dayanamadım, suyun vücudumda kapatacağı bir yer kalmayana kadar yürüdüm. ‘Çıplağız lan, siktir git işte’ diye bağırdım. Adam gitti, kampingin sahibi sabah olunca kibarca kovdu’ Ve ertesi günü hayatının ilk evlenme teklifini Thelma’dan alıyor ama çok genç olduğunu söyleyerek reddediyor.

BODRUM’DA HASTALIK TURİZMİ

Sonunda Yalıkavak’ta dizi çekimi ve Gümüşlük’te tatilin kendisine verdiği yetkiye dayanarak tam bir Bodrum aşığı oluyor... Sonrası uygun bir peşinatla oradan ev alıyor. Yerliler de turizme katkısı olacağını düşündükleri için ses çıkarmamışlar, ‘Hastalık sonrası turizmden bahsetmiyorum bile’  cümleleri ise insanların yaşanan olay kötü de olsa onun magazinine ne kadar meraklı olduğunun kanıtı. Atalay Filiz’le çekilen selfieler gibi.

Kanlı öksürükle kaldırıldığı hastane sonrasında ise Bodrum halkı adeta birlik olmuş...  ‘Kapıma köy yumurtası, mandalina, keçi peyniri falan koyuyorlardı sürekli. İstanbul’da olsam kimsenin umrunda olmazdı’ diye anlatıyor Nejat...



Bu arada yazmaya tekrar başlamış ve iki senaryosu minik adımlarla ilerliyormuş.
İstanbul’la ilişkisi ise reklam dublajları ve sinema filmleri kadar kalmış... Hepimizin hayali de bu değil mi?

Çok mutlu ol kendi seçtiğin, düştüğün kalktığın, bağırdığın, uysallaştığın, içtiğin ve seviştiğin yaşantında Nejat İşler!



8 Haziran 2016 Çarşamba

BEYNİNİZİ TAHRİK EDECEK BİR KİTAP: SAHİLDE KAFKA


Hafta sonu eve kapanmamı sağlayan bir kitaptan bahsetmek istiyorum bu kez.
Haruki Murakami’den ‘Sahilde Kafka’... Belki listemde çok okuyanınız vardır. Ben öncelikle ‘Uyku’ adlı eseri okudum ki, 651 sayfalık bu yeni dostuma yumuşak bir geçiş yapabileyim.

‘Murakami’ uzun zamandır bende merak uyandıran bir yazardı. Açıkçası ‘Sahilde Kafka’, Alman Kitabevi’nde gördüğüm enfes kapağıyla beni cezbetti ve hemen idefix’ten edindim.



Hikayemiz Kafka Tamura’nın tam da ergenliğin doruğundayken evden kaçmasıyla başlıyor. Yani 15... Kendimi hatırlıyorum da o dönemlerde evden kaçmasam da bir Harley Davidson’cı kadar asi ve hayata meydan okuyan tavrım vardı.  Bu kaçışışın sebebi aslında babasının yıllar önce dile getirdiği uğursuz kehanet. O kehanetin psikolojik çözümlemesine girmeyeceğim herkes gibi. Fakat kitaptan pek de spoiler vermeden kısaca bahsetmek istiyorum.

Mesela Kafka’nın ‘Çek’ dilinde ‘Karga’ anlamına geldiğini ben böylelikle öğrenmiş oldum. Kahramanımız yani kendine seçtiği adla Kafka Tamura 15 yaşında olmasına rağmen bütün hayat kurgusunu bu kaçış üzerine kurmuş, hatta yaşından büyük gösterip kaçışının illegal olduğunun anlaşılmaması için ömrünü spor salonlarında heba etmiş, kitap okumaya bayılan küçük bir entelektüel arkadaşımız. Kafka’nın kaçışıyla başlayan hikaye, bir cinayetle çehre değiştiriyor. Kafka’nın bu süreçte tanıştığı insanların hepsi gerçek hayatta yaşadığı bunalımı anlatan insanlarla, örneğin annesi ve ablasıyla özdeşleşiyor.

SOUNDTRACK ALBÜMÜ ÇIKSA O DA SATAR

İnsana çözmesi çok zevkli bir problemi andıran kurgusuyla ‘Sahilde Kafka’ dinlenmeden okunabilecek bir kitap. Diğer bir güzel yanı ise adeta bir soundtrack gibi size eşlik edecek şarkılarla bezeli olması. Mesela ‘Prince/Little Red Corvette’i kaç kez dinledim belli değil.

Okuduğum yorumlarda en çok sevilen karakterlerden biri de küçükken yaşadığı kaza sonucu beyninde hasar oluşan Nakata... Sanırım Nakata’nın saflığı ve olaylara direkt yaklaşımı hepimizin günlük hayatta özlem duyduğu bir şey olduğundan...

METEOR DEĞİL METAFOR YAĞMURU!

Kitapları hep altını kurşun kalemle çizerek okumayı severim. Beni en çok etkileyen cümleleri de vecize niteliğinde toplayıp paylaşmak istedim. Bunu diğer kitap tavsiyelerimde de yapacağım...  Belirtmeliyim ki, ‘Sahilde Kafka’da meteor değil ama metafor yağmurunu sonuna kadar yaşayacaksınız. Şuradan başlayalım:

* ‘Üstün nitelikli tamamlanmamışlık insanın bilincini tahrik eder, konsantrasyon yeteneğini arttırır’

Hayatta da hep böyle değil midir? Bitirdiğiniz bir işten bile daha çok tamamlayamadığınızı düşünürsünüz, ona odaklanırsınız... Hatta aşkta bile.

* ‘Sorumluluk rüyalarda başlar’

Bu zaten kitabın kısa bir özeti gibi.... Rüya ve gerçek arasında bir gemiye biniyorsunuz ve salınıp duruyorsunuz bütün hikaye boyunca. Kendimizi rüyalardan sorumlu tutabilir miyiz? Bazen siz de araf duygusunu yaşamıyor musunuz uykunuzdan kan ter içinde uyandığınızda?

GEZİ PARKI’NI HATIRLATTI

* Burası bana  Gezi Parkı’nı hatırlattı:

 ‘Benim o güne kadar gördüğüm ya da dokunduğum bitkiler, yalnızca özenle bakılarak yetiştirilmiş büyük şehir bitkileriydi. Fakat o ormandakiler, hayır o ormanda yaşayanlar tamamen farklıydı. Fiziksel güçleri, insanlara üfleyecek nefesleri ve avını gözüne kestirmiş gibi keskin bakışları olan bitkilerdi.. Sanırım o ağaçlar karşısında onlara uygun bir saygıyı ve korkuyu içimde taşımam gerekiyordu’ O korkuyu taşımayanlar cezalarını er geç bulacak.

* ‘Sessizlik kulaklarla duyulabilen bir şey’

Çoğumuz bunu düşünmüşüzdür... Sessizlik korku ve özellikle üzüntü anında ne kadar algılanabilir, rahatsız edici, yerden yere vurucu oluyor....

* En çok etkilendiğim yerlerden biri: ‘İnsan kendisinin eksik bir parçasını bulmak umuduyla aşık olur. O yüzden de aşık olduğu insanı düşünürken kişisine göre değişmekle birlikte az ya da çok hüzünlenir. Çok eski bir zamanda kaybettiği, özlemle andığı, uzaklarda kalan bir odaya adımını atmış gibi hislere kapılır’

Birbirinden emin olan insanlarda bile hep aklın kuytularında bir ‘kaybetme’ hissi var...

FİNAL FRANSIZ SİNEMASI GİBİ!

* Ve.... ‘Haddinden uzun düşünmek, hiç düşünmemiş olmaktan farksızdır’

Her şeyi gereğinden fazla kafaya takanların şiar edinebilecekleri bir cümle....  Neye, ne kadar değer verilmesi gerekiyorsa o kadarı... Biz insanlar genelde hep ayarı kaçırmaktan müzdaribiz. Ama hayat öğretiyor. Öğrenmemişler için doktordan temiz.... J

Kısacası arkadaşlar.... Okuduklarınızın rüya mı,  gerçek mi olduğunu anlayamayacağınız, sonunda sersemleyeceğeniz, beyninizin bolca tahrik olacağı, maceralı ve fantastik bir kitap okumak isterseniz, gönül rahatlığıyla tavsiye ediyorum.

Yalnız finali size Fransız sineması hissi yaşatabilir, ben de üstad Murakami gibi böylece kaldım. Bilginize J